Gazete Gıda surfcera
Facebook     FriendFeed     Twitter
ANASAYFA   GÜNDEM   SEKTÖR   GURME   GIDAGÜVENLİĞİ   BESLENME   HAYAT   MEVZUAT   EKONOMİ   ŞİRKETLER   FUAR   KİTAP   SÖYLEŞİ   İNSAN   AMBAR   ARTI   
Video Galeri Foto Galeri Anket Sitene Ekle Rss Akışı Arşiv Bize Ulaşın
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Küçükusta'dan tartışılacak cevaplar...
28 Mayıs 2012, 14:26

Küçükusta'dan tartışılacak cevaplar...

Sağlıklı beslenmek ne kadar mümkün, nasıl yapabiliriz? Asla yemememiz gereken üç şey ne? Hangi süt sağlıklı hangisi sağlıksız? "Dayanaklı beyaz eşya" denilen yiyecekler neler? Hayvanlara verilen antibiyotikler bize ne yapıyor? Anti-depresanlı tavuk yemek sizi mutlu eder mi? Bütün bu sorulara Dr. Ahmet Rasim Küçükusta cevap veriyor

Gerçi yaz bir türlü gelemedi ama hâlâ umudumuz var. Kadınlar başta olmak üzere herkeste bir “hafifleme” telaşı var. Ve kolay kilo vermenin bin türlü tarifi dolaşıyor haliyle etrafta. Çeşit çeşit diyet listesi, mucize nevinden zayıflatan ilaçlar vesaire. Peki, ne yapmalı?

Öte yandan geçen yılın yolsuzluk listesinde ilk sırada hangi sektör yer alıyor dersiniz?

Canımızı emanet ettiğimiz tıp sektörü. Hipokrat’ı mezarında ters döndürecek türden doktorlar, can vermeyelim diye gittiğimiz, bol para verip çıktığımız hastaneler, modalaşan hastalıklar, korkumuzdan yuttuğumuz avuç avuç haplar, devamını siz getirin.

Sağlık sektöründe var böyle örnekler de gıda sektörü pir-ü pak mı peki?

Kolesterolümüzle kim neden oynuyor?

Sağlıklı beslenmek ne kadar mümkün? Nasıl yapabiliriz?

Asla yemememiz gereken üç şey ne?

Hangi süt sağlıklı hangisi sağlıksız?

“Dayanaklı beyaz eşya” denilen yiyecekler neler?

Hayvanlara verilen antibiyotikler bize ne yapıyor?

Anti-depresanlı tavuk yemek sizi mutlu eder mi? 

Kısırlığın sebebi plastiği yumuşatmak için kullanılan madde mi?

Bütün gün oturmanın bedeli ne?

Bu soruları ve daha fazlasını göğüs hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta cevapladı. Uzmanlık alanında hatırı sayılır bir şöhretin sahibi olsa da esas olarak “oyun bozan” olmakla tanınan Küçükusta, piyasaya eklemlenen ve can sağlığını kutsayan tıbbın yerine kâr çokluğunu kutsayan piyasacı tıbbın canını hayli sıkıyor.

“Bu İşte Bir Domuzluk Var”, “Biri Bizi Hasta Ediyor”, “Adamın Biri Doktora Gitmiş… Gidiş O Gidiş” dahil çok sayıda kitabı bulunan Küçükusta ile can suyu bir söyleşi yaptık.

 
 
…….
 
Yaz geldi. Tüm kadınlar yaza daha hafif girmek istiyor. Haliyle moda diyet listeleri, zayıflatan ilaç reklamları sardı etrafı. Siz ısrarla insanların sağlıkla-güzellikle ilgili kişisel hayal ve endişelerinin piyasa tarafından kullandığını söylüyorsunuz ama insanlar da zayıflamak istiyorlar. Ne yapsınlar?

Tıp, kâr marjı çok geniş bir sektör. Bir takım ürünler, ister ilaç, ister gençleştiren şeyler olsun ticari şeyler. Hanımların kilosu da sorun olarak sunuluyor onlara. Ben insanların aklını kiloya takmalarını doğru bulmuyorum.
 
Fazla kilo sağlıksız bir şey de değil midir?
 
Çok anormal olduğunda sağlıksızdır. Ama bu diyetlere, ürünlere sardıran insanlar zaten o ölçülerde, bizim hastalık derecesinde morbit obez diye isimlendirdiğimiz insanlar değil, en fazla 3, 5 kilo fazlası olanlar. Kiloyu kafaya fazla takmak doğru değil. Çünkü her insanın yaradılıştan gelen bir boyu kilosu var, kan değerleri, kolesterol gibi. Mesela erkekler için normal boy 1.70 desek, bir adamın boyu 2 metre ise onu 30 cm kısaltalım dememizin mantığı var mı? Beş farklı insana bir sene, beş sene aynı yiyeceği verin, aynı hareketleri yaptırın, o sürenin sonunda hepsinin kilosu farklı olacaktır.
 
ŞEKER ZİNHAR YENMEYECEK

Buna rağmen doktorların önerdiği diyetler var, hatta bunun bir modası da var, Ducan diyeti, Karatay diyeti gibi... Balon şişirtip zayıflatanlar bile var. Neye rağbet etmeli?
 
Ben bunları son derece yanlış buluyorum, diyet yerine sağlıklı beslenme diyorum. Kesinlikle yemememiz gereken bir kaç şey var. İlki; şeker. Şeker insan vücudu için hiç gerekli olmayan bir şey. Toz şeker, küp şeker, rafinesi, diğer şekerler fark etmez. Şekeri tatlı olarak da yemeyelim. Ne sütlü tatlı, ne hamur tatlısı olarak. Şekeri kesin olarak yemeyelim.
 
Çikolata?

Çikolata yenebilir. Şekerin aksine çikolata çok faydalıdır. Ama mümkün olduğu kadar şekeri az olanı tercih etmek lazım. O da biraz acı olur. Çikolata antioksidan maddeler bakımından çok zengindir. Çok hastalığa faydası vardır. Çikolata yenebilir.
 
TEREYAĞI YİYİN, AYÇİÇEK YAĞI YASAK

Yenmemesi gereken diğer iki şey neydi?

İkincisi bazı yağlar. Sadece şu yağlar yenebilir: Tereyağı, zeytinyağı, fındık yağı. Bunun dışında kalan tüm yağları, ayçiçeği yağı dahil diğer bitkisel yağları, margarinleri kimse yemesin, hepsi sağlık için zararlı.
 
İyi de tereyağı kolesterol, kalp damar hastalarına yasaklanır ama?

Modern tıbbın yanlışlarından biri de insanları laboratuar bulgularına göre tedavi etmeye kalkması. Sokaktan geçen yüz insanı çevirin, MR’ını alın, belki yüzdü 30’unda ameliyat gerektiren bel fıtığı bulursunuz. Veya yüz kişiye alerji testi yapın, yüzde 30’unda alerjik reaksiyon bulursunuz. Veya kolesterollerini ölçün, illa istenen kriterlerin dışında bulgular olacaktır. Ama bu bulgular onların alerji tedavisi görmesini veya fıtık ameliyatı olmasını veya kolesterol ilacı kullanmasını gerektirmez. Bu pazarlama oyunundan başka bir şey değildir.
 
Peki. Yenmemesi gereken üçüncü şey ne?

Hazır gıda. Bir de yemememiz gereken ama bilmemizin de mümkün olmadığı şeyler var. GDO’lu yiyecekler, tarım ilacı kullanılmış yiyecekler, içecekler. Antibiyotik, hormon, kimyasal madde kullanılmış, bitkisel olsun hayvansal olsun sayısız yiyecek var. Kesinlikle yenmemesi gerekir.
 
Balkonumuzu bastona mı çevireceğiz, nasıl olacak?

Onun çaresi yok. Kimsenin domates, patates yetiştirecek, balık tutacak hali yok.
 
İş hükümetlere, devletlere düşüyor; sağlıksız ürünü pazara çıkarttırmayacak, sektörleri denetleyecek. 
 
Türkiye bu açıdan çok şanslı ülke ama şansını çok iyi kullanamıyor bence. Mesela Türkiye çapında tüm çocuklara ücretsiz süt dağıtılıyor, bu müthiş bir şey, faydalı da. Fakat niye birtakım işlemlerden geçmiş, kutulara sokulmuş süt verilsin ki? Türkiye gibi bir ülke 10- 20 km uzaktaki mandıranın sütünü, denetleyip, soğuk zincir altında sunamayacak mı insanlara? Bu istenirse Türkiye’de çok rahatlıkla yapılabilecek bir şeydir.
 
KUTU SÜT DEĞİL AÇIK SÜT İÇİN

Yakın döneme kadar bütün televizyon kanallarından “bal akıyordu”. Sonra Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın müdahalesiyle balın yalan olduğu ortaya çıktı. Başka birçok gıda ürününde de aynı yalan dolan yolsuzluk olduğu anlaşıldı. Sağlıklı diye yediklerimiz de sağlıksız çıkıyor, kime güveneceğiz?

Bal olayı tamamen polisiye bir olaydı. Bunun sağlıkla alakası yok. Esas önemli olan ne biliyor musunuz? Aynı şey tıpta da var. Bilimsel adı altında insanların kafasına yerleştirilmeye çalışılan kavramlar. UHT süt daha sağlıklı deniyor mesela. Bu yanlış. Beslenme uzmanları çıkıp diyorlar ki, çocukların çantasına kutu meyve suyu koyun. Yanlış. Ben bunu bir beslenme uzmanına yakıştıramıyorum. Beslenme uzmanı demeli ki, çocukların çantasına elma, portakal, kiraz, kayısı koyun. Çünkü meyve suyu gerçek manada sağlıklı bir şey değil. Bir Şubat günü marketten şeftali suyu aldım, üzerinde yüzde 100 şeftali diyor. Baktım tarihine, imal tarihi Şubat ayı. Şeftalinin toplanma zamanı Temmuz, Ağustos bazen Eylül’dür. Düşünün Temmuzda toplanan şeftali Şubat’a kadar bir şekilde muhafaza edilmiş, dondurulmuş. Bir takım işlemlerden geçirilip şişeye konmuş. Yazıyor üzerinde zaten, ısıl işlemlerden geçirilmiştir diye. Bitti.
 
Isıl işlem ne demek?

İçinde mikrop üremesin diye, sıcağa tutuyorlar, UHT denen şey de ısıl işlemdir, “Ultra High Temperature”. Tabi sütte mikrop olmuyor ama sütün özelliği zaten içinde mikrop olmasıdır.
 
Sağlıklı süt mikroplu süt müdür?

Öyledir. Sütün içinde “dost mikroplar” adını verdiğimiz faydalı mikroplar vardır. Bunlar sayesinde bağışıklığımız çok daha iyi gelişir. Tabi ki denetlenmemiş, hasta bir hayvan sütünde, insanlarda ciddi hastalıklar yapan mikroplar da olabilir, ondan bahsetmiyorum. Benim dediğim, denetimler yapılacak, süt tüketiciye soğuk zincir altında ulaştırılacak. Buna dikkat ettiğiniz takdirde çiğ süt en sağlıklı süttür. Aynı şey yoğurt için de geçerli. Bakın bu UHT sütler dört ay bozulmuyor veya yoğurt alıyorsunuz aylarca bozulmuyor.
 
SÜT, YOĞURT, PEYNİR: DAYANIKLI BEYAZ EŞYA!

E biraz da bu nedenle tercih ediliyor zaten, dayanıklı diye.

Aynı şey hazır yiyecek fastfood içinde geçerli. Hamburgerler mesela, geçenlerde bir gazetede vardı, adam hamburgerin fotoğrafını çekmiş, bir de bir sene sonra çekmiş. Üzerinde hiçbir şey yok, olduğu gibi duruyor! Onun için beyaz şeylere süt, yoğurt, ayrana “dayanıklı beyaz eşya” diyor bizim bir arkadaş. Son derece de haklı. Gıda Mühendisi tabirine çok kızardım. Yumurtanın, domatesin, sütün, yağın, peynirin mühendisi olur mu, makine mi bu diye? Ama yiyeceklerin içine o kadar çok fizik, kimya, mühendislik bilimleri girmiş ki, hakikaten artık bunlar biyolojik varlık olmaktan çıkıp adeta birer küçük makine aksamı haline gelmişler.
 
DİRENÇLİ MİKROPLARIN SEBEBİ ANTİBİYOTİKLER

Bu kış, kış hastalıkları yine kimseye göz açtırmadı. Kullanılan antibiyotiğin miktarı, dozajı artıyor ama etkisi giderek azalıyor.  Küçücük çocuklarda da geçerli bu. Hayvanlarda, bitkilerde kullanılan antibiyotiklerle bir ilgisi var mı yaşadığımız bu durumun?

Hem de nasıl var. Mesela Amerika’da üretilen antibiyotiklerin yüzde 80’i hayvancılıkta kullanılıyor. (Bu tür rakamlar hep Amerika’dan geldiği için örnekleri de oradan vermek durumunda kalıyoruz.) Antibiyotik hayvanlarda iki amaçla kullanılabilir. Ya hayvanın hakikaten bir hastalığı olur, tedavi amaçlı kullanılır –ki buna diyecek hiçbir şey yok- ya da bu şekilde beslenen hayvanlar çok daha kısa zamanlarda etli bir hale gelsin diye kullanılır. Yanlış olan budur. Tıbbın en önemli sorunlarından biri budur. Dirençli mikropların ortaya çıkmasında bunun çok büyük etkisi var.
 
Ve biz de o hayvanların etlerini yiyerek…

O dirençli mikropları da almış oluyoruz ve o enfeksiyonlar da insanlarda hiçbir antibiyotiğin tesir etmediği mikroplar haline dönüşüyor. Türkiye’deki rakamı bilmiyoruz ama Amerika’da dirençli mikroplar yüzünden binlerce insanın öldüğünü biliyoruz. Bunun başta gelen sebebi hayvanlarda antibiyotik kullanımı.
 
Buna karşı hiç bir tedbir alınmıyor mu peki?

Bakın bu, bugün ortaya çıkmış bir şey değil, 30, 40 seneden beri biliniyor. Zararları görülüyor. FDA (Food and Drug Administration) diye bir kuruluş var. Amerika’nın Gıda ve İlaç Dairesi. Ta o zamanlarda hayvanlarda antibiyotik kullanımına tedbir getirilmesi, yasaklanması konusunda adımlar atmıştı. Fakat uygulatamadılar. Hayvancılık ve tarım lobisi ağır bastı.
 
TAVUKLARA ANTİDEPRESAN VERİLİYOR

Çok fena. Tavuklar için de benzer bir süreç işliyor değil mi? Hür tavuk, tutsak tavuk diye bir ayrım var artık. Bırakın çayırlarda koşuşturmayı, iki adım atamadan kesilen tavuklar var ve muhtemelen biz bunları yiyoruz! Üstelik mutsuz hayvanların etleri lezzetsiz de oluyor. Bunun vücudumuzda ki karşılığı ne peki?

Amerika’da yapılan bir araştırmada hayvanlara sadece antibiyotik değil antidepresan ilaç verildiği bile ortaya çıkmıştı. Aayrıca antisleeping dediğimiz ilaçlar da kullanılıyor. Bunların ve başka birçok ilacın amacı hayvanı uyanık tutmak, sürekli yemlemesini ve olabildiğince kısa zamanda daha etli olmasını sağlamak. Ve bu ilaçlar tabi hayvanın vücuduna geçiyor. Arsenik bile kullanılıyor, düşünün.
 
Aman Allah’ım!

Ben de okuduğumda çok şaşırmıştım. Hayvanın tüylerinde, kanatlarında da var bunlar ve tüyleri tekrar yem olarak kullanılıyor. Ve evet, hepimiz alıyoruz maalesef bunları.
 
İnsanların zarar görmesi zaten kabul edilebilir bir şey değil ama o hayvanların da ihlal edilen hakları var. Onların hakikaten mutlu yaşaması, sağlıklı beslenmesi gerek.

Ama işte kapitalist sistem, endüstri diyor ki, “biz bu sayede size çok daha ucuza et, süt, yumurta sunuyoruz”. İlk başta bu böyle gibi gözüküyor ama daha sonra karşımıza çok daha ağır faturalarla çıkıyor.
 
PLASTİĞİ YUMUŞATAN MADDE KISIRLIK SEBEBİ

Çocuklar artık çok daha küçük yaşta ergen oluyor sanki. İlkokula giden kız çocukları gibi erkek çocuklarda da göğüsler belirginleşiyor, ne oluyor?! Hormonlu yiyeceklerin bir sonucu mu yoksa küresel ısınmanın mı?

Birçok faktörün mutlaka rolü var ama bunlar içinde ispatlanmış olanlar da var. Mesela Bisphenol A diye bir madde var. BPA kısaca. Bu, plastiği sertleştirmek, şeffaflaştırmak için kullanılan bir madde ama hormon bozucu bir madde. Kızlarda erken buluğa erme, erkeklerde kısırlık, iktidarsızlık gibi problemler yaratıyor. Çünkü östrojeni taklit ediyor. Vücut onu östrojen gibi kabul ediyor bunları ve bundan dolayı da birçok hastalık ortaya çıkıyor. Prostat kanserinde, kadınlardaki meme kanserinde, diyabette, obezitede, kalp hastalığında bu maddenin de rolü olduğunu kanıtlayan araştırmalar var.
 
Yasaklama yok mu peki?

BPA içeren biberonlar yasaklandı geçenlerde. Fakat bu aynı zamanda pek çok yiyecek ve içecek kabında da var. Başka yüzlerce üründe, kullandığımız sert plastik olan şeylerde var. Ama esas önemli olanlar yiyecek ve içecek kabında olanlar. Çünkü yiyeceğin veya sıvının içine ve haliyle vücudumuza geçiyor. Yiyecek içecek ne kadar sıcak ise geçme miktarı o derece fazla oluyor. O yüzden bütün yiyecek ve içecek kaplarında yasaklanmalı bence.
 
Çocuk oyuncakları da hep bir tür plastikten...

Ağır metaller de kullanılıyor aslında. Hanımların kullandığı kozmetikler de öyle. Bence tamamen felaket şeyler. Tüm kozmetik ürünlerin içinde beş binden fazla kimyasal madde var. Ve insan sağlığına ne yaptığı da bilinmiyor. Ve bunların faturası bize artan kanserler, artan kalp hastalıkları, obezite, diyabet olarak çıkıyor. Başka faktörler de var tabi.
 
BÜTÜN GÜN OTURUYOR MUSUNUZ?

Söyleyin ki insanlar korusun kendini.

Hareketsizlik bir kısırlık sebebi mesela. Bütün gün arabada, bilgisayar başında oturuluyor. Testisler erkeklerde vücudun dışındadır, vücut ısısı yüksek olduğu için. Ama trafikte uzun süre bacakların birleşik tutulup oturulması, dar kıyafetler, iç çamaşırları giyilmesi veya kucakta tutulan laptopun ısısı… Bunların kısırlığa yol açtığı bilimsel olarak da gösterildi. Genel manada yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız eşyada veya temas ettiğimiz ürünlerde 80 binden fazla kimyasal madde var. Bunların birkaçı incelenebilmiş. Geriye kalanların sağlığımıza zararları konusunda hiçbir fikrimiz yok.
 
Epey karanlık bir tablo çiziyorsunuz.

Maalesef bu böyle. Onun için olabildiği kadar hayatımızı tabileştirmemiz gerekiyor. Her gün yürümemiz lazım. Olabildiği kadar tabi şeyler yiyip, içmeliyiz. Marketten değil pazarlardan, bahçelerden alışveriş yapmalıyız. Büyük kurumların spor salonu olmalı. İnsanlara her gün yarım saat spor yapabilmeli. Hatta bana sorarsanız insanlar mecbur tutulmalı böyle bir şeylere.
 
TIPTA PARADİGMA DEĞİŞTİ

Siz yıllardır tıbbın ilaç sektörünün güdümünde olduğundan bahsediyorsunuz, “Biri Bizi Hasta Ediyor” kitabınızda özellikle. Anlatır mısınız nasıl yutuyoruz hapı?

Tıp artık tıp olmaktan çıktı maalesef, tamamen ilaç endüstrisinin hegemonyasının emrine girdi. Her ilaç bundan nasıl bir menfaat sağlarız diye düşünülerek, hesap edilerek yapılıyor. İnsanların sağlığı için değil yani, kar için.
 
Nasıl korunacağız peki? Hasta oluyor, bir hastaneye gidiyoruz. Canımız yanıyor, korkularımız var. Doktorumuza güvenmek istiyoruz. Ne denirse yapıyoruz, tahliller, filmler, röntgenler… Ve kabarık bir faturayla çıkıyoruz hastaneden. Hastane-doktor, sağlıktan daha kıymetli hiç bir şeyin olmadığının tecrübe edildiği nokta, dolayısıyla bir anlamda suistimale de açık bir alan. Nereden bileceğiz ne gerekli ne değil? 

Valla, onu ben bile bilemiyorum. Bu öyle bir şey ki, sıradan bir vatandaşın anlaması mümkün değil. Öte yandan doktorluk çok itibarsızlaştırılmaya başlandı. Bunun da pek çok sebebi var. Hasta ve doktor arasındaki sevgi ve saygıya, güvene dayanan ilişki ciddi şekilde zedelendi. Eskiden hastayı doktor muayene edermiş. Tetkitlerini her şeyini kendisi yaparmış, belli bir döneme kadar ilacını bile. Teşhisi koyan, tedavi eden doktormuş. Günümüzde teşhisi aletler, teknoloji, laboratuarlar koyuyor, MR’lar, tomogrofiler, anjiyolar koyuyor. Tedaviyi hekimler yapmıyor, ilaçlar yapıyor. İnsanlar eskiden şu doktora gittim derdi, artık falanca hastaneye gittim diyor. Artık doktorlar aradan çekiliyor. Hakikaten tıp paradigması değişiyor. Hekimin her şeye hakim olduğu tıptan, hekimin hasta bakıcı, hemşire, laborant gibi bütün o süreçteki 10, 15 elemandan biri olduğu bir sistem oturuyor. Bu sadece Türkiye’ye mahsus bir sistem de değil. Bütün dünyada tıp doktor odaklı olmaktan, doktorların kenara itildiği bir sistem haline getiriliyor.
 
Planlı bir şey mi bu sizce, hayatın doğal akışının getirdiği bir durum olmasın?

 Bence planlı. Teknolojinin getirdiklerinin de katkısı var ama özel olarak tıp eğitimlerinin de öyle olduğunu, doktorların bu işten uzaklaştırılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Bir kişinin ağzına bakmaktan ziyade o aletlerin ağzına bakmak durumu söz konusu oluyor.
 
DOKTORA ŞİDDETİN NEDENİ GÜVENSİZLİK

Doktorlara yönelik şiddeti de bunun bir sonucu olarak mı okuyorsunuz?

Bunun sosyolojik olarak incelenmesi gerekir. Bunun pek çok nedeni var. Sadece doktora şiddet demek yanlış, en azından sağlığa şiddet denmesi lazım. Çünkü hemşire de dayak yiyor, ambulans şoförü de. Veya hastanenin güvenliği de. Hatta bunu bir mesleğe, cinsiyete indirgemek de doğru değil. Kadına da şiddet var, çocuğa da, polise de. Genel bir şiddet hali var. Dünyada şiddete doğru gidiş var.
 
KOLESTROLÜMÜZLE OYNAYIP PARAMIZI ALIYORLAR

Tıp sektörünün hastalık ürettiğinden, moda hastalıklardan bahsediyorsunuz. Yeni bulguların adının konması, tedavisinin üretilmesi niye kötü olsun? İnsanlar moda diye hasta olmazlar, neyi kastediyorsunuz?
 
Benim söylemek istediğim bunun insanların aleyhine kullanılmaması. Mesela bir ilaç buluyorlar, bunu mümkün olduğu kadar çok insana satmak için her türlü pazarlama numarası kullanılıyor. Dünyada çok kullanılan bir ilaç var, kolesterol ilaçları diyelim. Bunun için ne deniyordu? Kötü kolesterol var, iyi kolesterol var. İyi kolesterol ne kadar yüksekse bu hastalıklardan korunma şansınız o kadar yüksek. Kötü kolesterol ne kadar yüksekse bu hastalıklara yakalanma riskiniz o kadar yüksek. Bunun için iyiyi yükseltelim, kötüyü düşürelim, deniyor. Ama yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu hastalıkları kolesterol üzerinden tedavi etmeye kalkarsan yanlış yaparsın. O hastalıkların sebebi sadece kolesterol değil. Diyelim ki bizde zatürree var. Kanınızda lökositleriniz yükselir, iltihap hücreleri yani. Ateşiniz çıkar. Size kemik iliğinde lökosit yapısını azaltan ilaç verirsek lökositleriniz düşer. Veya ateş düşürücü ilaç verdiğimizde ateşiniz düşer. Ama bu zatürreenizin iyileştiği manasına gelmez. Aynısı kolesterol olayında da söz konusu. Siz ilacı veriyorsunuz, iyi kolesterol yükseliyor, kötü kolesterol düşüyor. Ama insanlar fayda görmüyorlar. Bu sefer iyi kolesterolü yüksek, kötü kolesterolü düşük olarak ölüyorlar.
 
Eskiler gece yatarken bir su bardağının içine ceviz koyar, sabah kalkınca onun suyunu içerlerdi?

Ceviz bu bakımdan faydalı bir yiyecektir, yesinler, suyunu içsinler. Makul miktarlar da ceviz, badem, fındık yemek faydalıdır. Kalp damar hastalıkları bütün dünyanın problemi. Eskiden 1300 kolesterol değeri normal kabul ediliyorken, daha çok insanın ilaç kullanmasını sağlamak için o rakam 100’ün altına bile indi.
 
BİYOLOJİK SİLAHLAR İNSANLIĞA TEHDİT

Dünyadaki en büyük ve savaşlarla sürekli beslenen sektörü silah sektörü ve tıp da çoktan girmiş durumda işin içine. Laboratuar ortamında geliştirilen biyolojik silahlar var. İnsanlığın daha evvelden bilmediği kimi hastalıklar dönem dönem insanların başına musallat oluyor.  AİDS üretilmiş bir mikroptur diyen var. Komplocu mu buluyorsunuz, siz ne düşünüyorsunuz?

Komplo değil. Yıllardan beri birçok virüs, bakteri, toksinlerle ilgili çalışmalar var. Tabi o konularla bizim alakamız yok. Bunlar bir takım yerlerde yapılan şeyler ve icabında bir ülkeyi veya belki de bir anda milyonlarca insanın ölümüne yol açabilecek mikroplar üretmek ve bunları insanlara bulaştırmak pekala mümkün. Mesela kuş gribi ile ilgili bir virüsün insanlara ulaşabilirliğiyle ilgili bir çalışma yapıldı. Ve bunun tıp dergilerinde yayınlanması bir süre durduruldu, teröristlerin eline geçer, biyolojik silah üretirler diye. Ama daha sonra yayınlandı. Çünkü tartışılıyor. Mikropların geniyle oynayarak, hiçbir ilacın tesir etmeyeceği yepyeni bir virüs yaratmak ve bunu insanlara bulaşabilecek hale getirmek teknoloji ile mümkün hale geldi. Bu da nükleer silahlar gibi son derece tehlikeli bir şey.
 
Kanser vakaları çok arttı ve bu artışta yaşadığımız hayatın mutlaka büyük etkisi var. Ne önerirsiniz?

Tabi yaşamayı öneririm. Mümkün olduğunca içinde katkı, kimyasal madde bulunan ürünlerden uzak durulmalı. Evimizde plastik yerine tahtadan yapılmış mobilyalar tercih edilmeli. Plastik dolaplar, laminant parkeler, hepsi kimyasal madde. Bunların hepsinde göze gözükmeyen, burnumuzun hissetmediği kimyasal maddeler var. Mesela formaldehit diye bir madde var. Sanayide, yüzlerce üründe kullanılıyor. Bunun kanserojen olduğu biliniyor. Son senelerde artan kanser vakaları hep çevresel faktörlerden kaynaklanıyor. Kadınlardaki meme kanseri için suçlanan pek çok madde var, birisi de paraben. Koltukaltına sıkılan deodorantlardaki maddelerden şüpheleniliyor. Güneşten de ölçülü faydalanmak lazım. Çünkü hem kanserojen, hem kansere karşı koruyucu madde içeriyor. Hiç güneşe maruz kalmamak da sağlıksızlık yaratır, aşırı, gereğinden fazla yanmak da. Sularımızın, soluduğumuz havanın temiz olması lazım.
 
MAHALLE BASKISINA MARUZ KALDIM

Türkiye’de tıp piyasa ahlakını sorgulayan bir isim olarak sivrildiniz. Sektörün açıklarını gösterdiniz, tekere çomak soktunuz. Mahalle baskısı gördünüz mü?

Arkadaşlarımdan, meslektaşlarımdan çok tepki geliyor. Ama düşündükleri zaman haklı olduğumu görüyorlar. Bir sene önce domuz gribi yalanını çıkarttılar. Salgın Nisan ayında başlamıştı. Ben Haziran’da “bu işte bir domuzluk var” diye yazmaya başlamıştım. Ben bunu kafamdan söylemiyorum. Birtakım verilere, belgelere dayanarak konuşuyorum.
 
Meslek örgütlerinden bir dışlanma yaşadınız mı?

Ben zaten onların hepsinin dışındayım. Tıp kongresi deniyor ya, ben onlara bayi toplantısı diyorum. Hiç birine gitmiyorum. Ben hiçbir derneğe üye değilim. Çünkü bilgiye ulaşmanın yolları değişti. O da ayrı bir konu.
 
PEYNİRİMİZİ EKMEĞİMİZİ KENDİMİZ YAPIYORUZ

En son ne zaman hasta oldunuz? İlaç kullanıyor musun?
 
Allah’a şükür yok. Hiç ciddi ilaç kullanmadım. Elimden geldiğince sağlıklı yaşamaya çalışıyorum. Olabildiği kadar hareket ediyorum. Her işimi kendim yapıyorum. Günde her gün 40 dakika yürüme bandımda yürüyorum. Hiç hazır gıda yemiyorum. Açık süt alıyoruz, yoğurdumuzu, peynirimizi yapıyoruz. Hatta una huşeyni katarak ekmeğimizi dahi kendimiz yapıyoruz. Pazarlardan alış veriş yapıyoruz. Köy pazarlarına gidiyoruz. Mümkün olduğu kadar kutuya, ambalaja girmiş şeylerden uzak duruyoruz. Tabi ki biz de bu dünyanın insanıyız. Tavuk, inek besleyecek halimiz yok. Ama bildiğimiz doğruları da elimizden geldiği kadar yiyecek işinde uygulamaya çalışıyoruz.

Fadime Özkan / Star
28 Şubat 2012
 

Bu içerik 1586 defa okundu.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Diğer Haberler

HABER HATTI

BIZI TAKIP EDIN

 TWITTER   FACEBOOK   AHSAR   GOOGLE+   

GAZETE GIDA'DA ARA


Gelişmiş Arama

GOOGLE'DA ARA

  •  
  •  
  •  

  • Bugün haber eklenmedi.

  • Son 7 gün haber eklenmedi.

  • Bu ay haber eklenmedi.

KONUK YAZARLAR

A.Rasim Küçükusta A.Rasim Küçükusta
ALÜMİNYUM FOLYOLAR SAĞLIĞIMIZI RİSKE ATIYOR
Güngör Uras Güngör Uras
Gıda maddeleri ithalatının üçte biri yağlı tohumlardan
Selim İleri Selim İleri
Pilavların dünyası
Erdem Yeşilada Erdem Yeşilada
Profesörden seçme saçmalar
Erkan Topuz Erkan Topuz
Meyvelerin kabuklarındaki mucizevi şifa
Emre Aköz Emre Aköz
Üzüm üzüme baka baka
Rüştü Bozkurt Rüştü Bozkurt
Önemli bir proje: Çocuk maması üretimi
Çapar Kanat Çapar Kanat
Tuhaf bir et ithalatı
Süleyman Yaşar Süleyman Yaşar
Türkiye'nin suyunu yabancı sermaye ele geçiriyor
Mehveş Evin Mehveş Evin
Kuraklık herkesi perişan edecek
Nedim Atilla Nedim Atilla
Bir deneysel mutfak çalışması... Antik Likya'nın lezzetleri
Fikri Türkel Fikri Türkel
Arıcılık, sadece bal üretimi değildir
Osman Arolat Osman Arolat
Dünya sebze-meyve piyasası ve biz
Osman Müftüoğlu Osman Müftüoğlu
Ekmeğin siyahı makarnanın yoğurtlusu
Selahattin Dönmez Selahattin Dönmez
Tuz yerine baharat
Mehmet Yaşin Mehmet Yaşin
Tencereden geçmişi okumak
Vahap Munyar Vahap Munyar
Yeterli kuru fasulye var mı ona bakarım fiyat yetkim yok
Mustafa Kutlu Mustafa Kutlu
Gıda hegemonyasına meydan okuyor
Mehmet Şeker Mehmet Şeker
Ayran siyasi simge olunca, içen ayrı düşer
Ali Ekber Yıldırım Ali Ekber Yıldırım
Ürün doğrulama ve takip sistemi...
Haşmet Babaoğlu Haşmet Babaoğlu
Simit!
Mustafa Altuntaş Mustafa Altuntaş
Kurban, hayvancılık ve veteriner hizmetleri
Yavuz Dizdar Yavuz Dizdar
Okul yemeklerinin kalitesizliği, almanız gereken ciddi önlemler
Ali Saydam Ali Saydam
Bizim köftecilere 'iletişim şart!'..
Nevin Halıcı Nevin Halıcı
Mübarek’i pilavla indirmek pişi ile göndermek
Hayrettin Karaman Hayrettin Karaman
Açık büfe israfı
Hikmet Boyacıoğlu Hikmet Boyacıoğlu
Ekmek ile ilgili doğrular, yanlışlar ve efsaneler
Mehmet Mert Mehmet Mert
Bitkisel üretimde kendimize yeterli miyiz?
Kemal Özer Kemal Özer
Meyve böceklerinden nasıl korunuruz?
Gila Benmayor Gila Benmayor
Altın bileziğimiz: Gastronomi
Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Nuri Öztürk
Kur’an’a göre helal gıda
Simge Çıtak Simge Çıtak
Diyetkolik misiniz?
Nihal Kemaloğlu Nihal Kemaloğlu
Zehirli şekerimiz "nereden" geliyor?
Taylan Erten Taylan Erten
GDO'lu mısır pancara karşı
Bülent Şık Bülent Şık
Sarıkeçili yörükler ve GDO'lu pirinçler
Melis Alphan Melis Alphan
Çocuk mu kandırıyorsunuz?
Celel Toprak Celel Toprak
Sağlıklı beslenme için ortak akıl arayışı
Yaşar Süngü Yaşar Süngü
Yoksulluk, ekmeği çöpe atmakla başlıyor
Damla Çeliktaban Damla Çeliktaban
Mayanın mayası
Hilmi Develi Hilmi Develi
Plastikçilerin derdi bitmiyor..
Koray Çalışkan Koray Çalışkan
GDO-kanser ilişkisi kanıtlandı
İsmet Berkan İsmet Berkan
Demek GDO'da da bilime ihtiyaç varmış...
Esen Evran Esen Evran
Fransızlar durdu Sabancı Dia'da gazladı
Kadir Dikbaş Kadir Dikbaş
Gıdadan ilk sinyaller
Ali Ağaoğlu Ali Ağaoğlu
Hububat rallisi
Meral Tamer Meral Tamer
Organik sebze-meyveye lezzet de geldi
Funda Özkan Funda Özkan
'Okul sütünde AK Parti'ye sorulacak tek soru var'
Abdurrahman Yıldırım Abdurrahman Yıldırım
Tarım ve turizm stratejik sektörler
Cüneyt Özdemir Cüneyt Özdemir
Sütten ağzı yanan hükümet
Metin Münir Metin Münir
Tohumların dünyasında
Yasemin Bradley Yasemin Bradley
Uzun yaşam reçetelerinden biri gün aşırı aç kalmak

E-BÜLTEN


Ad Soyad:
E-Posta: